Rızık Duaları

Neden herkese bol rızık verilmez

Neden Herkese Bol Rızık Verilmez? Şura 27’nin Hikmeti Neden herkese bol rızık verilmez? Şura 27. ayet ışığında İslam iktisadının rızık ve denge nizamını; bolluğun ve darlığın ardındaki ilahi hikmetleri anlamak.

Neden herkese bol rızık verilmez

Modern dünya ve onun şekillendirdiği seküler iktisadi yaşam, merkeze “bireysel çıkarı” (homo economicus) yerleştirir ve temel motivasyonu tek bir soru üzerine kurar: “Mevcut kaynaklardan, pastanın en büyük dilimini nasıl ben alabilirim?” Bu zihniyette başarı, başkalarının ne durumda olduğuna bakmaksızın, kişinin kendi hanesine ne kadar çok artı değer yazdırdığı ile ölçülür. Bu ben-merkezli yaklaşım, bir tesadüf değil; kutsalın hayattan çekilmesiyle oluşan felsefi bir dönüşümün sonucudur.

İLAHİ EMNİYET SÜBABI: ŞURA 27’NİN SARSICI TESPİTİ

Ancak İslam iktisadı, bu ben merkezli ve biriktirme odaklı yaklaşımı temelden reddeder. İslam’ın iktisadi nizamı, ne kadar çok kazandığına değil; emanet olan bu kaynakların, toplum içinde nasıl adil, ahlaki ve insani bir şekilde dağıtılacağına odaklanır. İslam’a göre mesele pastayı büyütüp tek başına yutmak değil, o rızkın temiz (helal) yollarla elde edilip, haksızlıklardan uzak hakça (adaletle) paylaşılmasıdır.

Neden Herkese Bol Rizik Verilmez Sura 27nin Hikmeti
Neden Herkese Bol Rizik Verilmez Sura 27nin Hikmeti

Bu noktada; insanın doğasındaki daha çok pay alma hırsı ile toplumun selameti arasındaki o hassas denge, Şura Suresi 27. ayette sarsıcı bir ilahi tespit ile karşımıza çıkar. Allah Teâlâ (cc), insanın eline sınırsız kaynak geçtiğinde adil dağıtımı değil, güç zehirlenmesini tercih edeceğini bizlere şöyle bildirir:

  “Eğer Allah, kullarına rızkı (sınırsızca) bol bol yaysaydı, yeryüzünde muhakkak azgınlık eder (taşkınlık yapar, haddi aşar)lardı…” (Şura, 42/27)

Ayetin işaret ettiği bu azgınlık (bağy), sadece basit bir şımarıklık veya lüks tüketim çılgınlığı değildir. Kur’anî terminolojide bağy; hak tanımazlık, zulüm ve başkalarının hukukuna tecavüz etmek demektir.

KENDİNE YETME YANILGISI: İNSANIN “MÜSTAĞNİ” OLMA İMTİHANI

Peki, refah artışı neden ahlaki bir düşüşe (azgınlığa) yol açma riski taşır? İnsan psikolojisi, ihtiyaç duyduğu anlarda tevazuya ve dayanışmaya yakındır. Ancak ne zaman ki insan kendini ihtiyaçsız (müstağni) hissetmeye başlar, işte o zaman içindeki küçük firavun uyanır. Seküler iktisadın tüketici egemenliği dediği, İslam’ın ise nefs egemenliği olarak gördüğü bu durum, kişinin Allah Teâlâ (cc.) ile olan bağını zayıflatır. Nitekim Kur’an-ı Kerim, mal ve servet ile gelen bu kendine yetme yanılgısını Alak Suresi’nde şöyle deşifre eder.

“Hayır! İnsan, kendisini ihtiyaçsız (zengin) gördüğü için mutlaka azgınlık eder/haddi aşar.” (Alak, 96/6-7)

Demek ki, Şura 27. ayetteki sınırlama bir ceza değil, insanı kendi nefsinin yıkıcılığından koruyan bir emniyet sübabıdır. Eğer rızık, insanın kapasitesini aşacak şekilde kontrolsüzce akıtılsaydı; toplumda merhamet, itaat ve düzen yerini kaosa ve güçlünün zayıfı ezdiği bir orman kanununa bırakırdı.

MATEMATİKSEL ADALET DEĞİL, PEDAGOJİK TERBİYE

Ayetin devamındaki “…Fakat O, dilediği bir ölçüye (kader) göre indirir…” ifadesi, İslam iktisadının kader anlayışını muazzam bir dengeye oturtur. Burada tesadüf yoktur, ölçü vardır. Nasıl ki uzman bir doktor, hastasına ilacı iyileşeceği miktarda (dozda) veriyor ve fazlasının zehir etkisi yapacağını biliyorsa; Rezzâk olan Allah Teâlâ (cc.) da kullarının fıtratını en iyi bilen olarak rızkı bir hikmete binaen taksim eder. Bazı insanlar için zenginlik, manevi bir felaketin kapısı olabilirken; bazıları için fakirlik bir isyan sebebi olabilir. Bu ilahi prensip, kutsi bir hadiste şöyle yankı bulur:

“…Kullarımdan öylesi vardır ki, onun imanı ancak zenginlikle salah bulur (düzelir). Eğer onu fakirleştirirsem, bu durum onu ifsat eder (bozar). Kullarımdan öylesi de vardır ki, onun imanı ancak fakirlikle salah bulur. Eğer ona bol rızık verirsem, bu durum onu ifsat eder…” (Kenzu’l-Ummal, h.no: 16428)

Bu perspektiften bakıldığında, rızkın kısıtlılığı veya bolluğu; matematiksel bir adaletsizlik değil, pedagojik bir “terbiye” metodudur.

ZENGİNLİK BİR ÖDÜL MÜ? SÜNNETULLAH VE DÜNYANIN DEĞERSİZLİĞİ

Şura 27. ayetin hikmetini kavrayamayan zihinlerde sıkça şu yakıcı soru belirir: “Ben Allah’a iman edip, namazımı kılıp, O’nun emirlerine itaat ettiğim halde neden darlık çekiyorum da; O’nu inkar eden, hükümlerini yok sayan kimseler (inkarcılar) neden refah ve şatafat içinde yüzüyor?” Bu soru, zenginliği Allah Teâlâ’nın (cc.) rızasının bir ödülü, fakirliği ise bir ceza olarak görmekten kaynaklanan bir yanılgıdır. Oysa İslam düşüncesinde dünya malı, bir üstünlük ölçüsü değildir.

Burada iki temel hakikat devreye girer. Birincisi Sünnetullah yani evrensel yasalardır. Allah Teâlâ (cc.), bu dünyayı belirli sebep-sonuç ilişkileri üzerine kurmuştur. Kim çalışır ve üretirse; inancına bakılmaksızın dünyevi karşılığını alır. Müslüman olması kişiye çalışmadan zenginlik getirmediği gibi, inkar etmesi de ötekinin çalışmasının karşılığını engellemez. İkincisi dünyanın değersizliğidir.

Allah Teâlâ (cc.) katında dünya malının, manevi makamla bir ilgisi yoktur. Eğer zenginlik Rabbimizin sevgisinin bir işareti olsaydı, şüphesiz Peygamberler dünyanın en zenginleri olurdu. Oysa onlar çoğu zaman darlıkla sınanmışlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v), inkar edenlerin dünyadaki şatafatına aldanılmaması gerektiğini, dünyanın Allah katındaki kıymetsizliğini vurgulayarak şöyle açıklar: “Eğer dünya, Allah katında sivrisineğin kanadı kadar bir değere sahip olsaydı, Allah hiçbir kâfire ondan bir yudum su bile içirmezdi.” (Tirmizî, Zühd, 13)

Demek ki, inkâr edenlere verilen sınırsız gibi görünen zenginlik bir ikram değil; ya onların ahiretteki nasiplerini dünyada tüketmeleri ya da “istidraç” (adım adım felakete yaklaşmaları) kuralı gereği azgınlıklarını artırmaları içindir. Müminin çektiği darlık ise, Şura 27 sırrınca; onu koruyan, imanını parlatan ve ebedi yurdundaki derecesini artıran bir “ilahi tedbir”dir.

TOPLUMSAL HAYATIN ÇARKI: HİZMET VE YARDIMLAŞMA DENGESİ

Şura 27. ayeti sadece bireysel ahlak üzerinden değil, makro-ekonomik dengeler üzerinden okuduğumuzda da sarsıcı bir gerçekle karşılaşırız. Seküler ütopya, herkesin sınırsız kaynağa sahip olduğu bir dünyayı arzular. Oysa İslam düşüncesi, bunun toplumsal yaşamı bitireceğini öngörür.

Eğer herkesin evinde çuvallarca altın olsaydı ve kimse rızık endişesi taşımasaydı; kim fırında ekmek pişirirdi? Kim temizlik yapardı? Kim, kime hizmet ederdi? Toplumsal yaşamın (içtimai hayatın) devamı, insanların birbirine muhtaç olmasına bağlıdır. İbn Haldun’un tespitiyle; insan, doğası gereği medenidir ve yardımlaşmak zorundadır. Rızkın farklı seviyelerde dağıtılması, bu hizmet alışverişini zorunlu kılar. Kur’an, sınıflar arasındaki bu ekonomik farklılığın bir “iş bölümü” hikmeti taşıdığını şöyle açıklar:

Neden Herkese Bol Rizik Verilmez Sura 27nin Hikmeti
Neden Herkese Bol Rizik Verilmez Sura 27nin Hikmeti

  “…Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık…” (Zuhruf, 43/32)

Dolayısıyla İslam iktisadında zenginlik ve fakirlik; birinin diğerine üstünlüğü değil, hayat çarkının dönmesi için gerekli olan bir görev dağılımıdır. Zengin infakla, fakir sabır ve sa’y (çaba) ile bu çarkın dişlilerini tamamlar.

NİHAİ HEDEF: KİFAYET MİKTARI VE BEREKETİN HUZURU

Şura 27. ayetin bize öğrettiği nihai ders şudur: Mutluluk ve huzur, rızkın sınırsızlığında değil; yeterliliğinde ve bereketindedir. Modern insan daha çok diyerek huzuru kaçırırken, İslam yeteri kadar diyerek huzuru temin eder. Peygamber Efendimiz (s.a.v), ne fakirliğin ızdırabını ne de zenginliğin azgınlığını istemiş; ikisinin ortasında, insanı kimseye muhtaç etmeyen ama yoldan da çıkarmayan kifayet miktarını talep etmiştir:

“Allah’ım! Muhammed ailesinin rızkını, yetecek kadar (kût) ver.” (Müslim, Zekât, 126)

Tüm bu hakikatler ışığında anlaşılmaktadır ki; Müslüman için ekonomi, sadece borsa endekslerinin, enflasyon oranlarının veya kâr marjlarının konuştuğu bir saha değildir. Ekonomi; imanın, ahlakın ve Allah Teâlâ’ya (cc.) teslimiyetin test edildiği en çetin imtihan meydanıdır. Şura 27’nin gölgesinde yaşayan bir mümin için hayatın denklemi değişmiştir:

Elindeki rızık darsa; bilir ki bu bir unutulmuşluk veya ceza değil, Rezzâk olan Allah Teâlâ’nın (cc.) onu, varlığın getireceği manevi tehlikelerden koruduğu bir ilahi himaye dir. Elindeki rızık bolsa; bilir ki bu bir üstünlük veya başarı değil, her kuruşunun hesabının verileceği ağır bir emanet ve sorumluluktur. Modern insan daha fazlasına sahip oldukça mutlu olacağını sanırken; İslam iktisadı insana elindekiyle yetinmenin (kanaat) ve paylaşmanın (infak) tükenmez zenginliğini sunar.

er-Rezzak -celle celalûhu- (Esmâ-ül Hüsnâ Şerhi 18) – Abdullah Sert

Benzer Konu Başlıklarımızı Okumaya Ne Dersiniz ?

Daha Fazla Göster

Bir Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu