İbadet Hayatımız

Dul ve Yetimlerin Hakları

Şefkat Medeniyetinde Dul ve Yetimlerin Hakları Şefkat medeniyetinin izinde: Abdullah Sert Hocaefendi ile Faziletler Medeniyeti 2 eserinden dul ve yetimlerin emanetine sahip çıkma üzerine tefekkür notları

Dul ve Yetimlerin Hakları

Abdullah Sert Hocaefendi, Osman Nuri Topbaş’ın Faziletler Medeniyeti 2 eserinden ilhamla dul ve yetimlere şefkati anlatıyor. Kur’an ve sünnet ışığında gönüllere dokunmanın ve şefkat medeniyeti inşasının imani sorumluluğuna dair önemli bir sohbet.

DUL VE YETİMLERLE İLGİLENMEK

Toplumda, ilâhî imtihanın bir cilvesi olarak bâzı kanadı kırık insanlar bulunur ki, Cenâb-ı Hak, diğer kullarına onların hürmetine rızık verir ve yardım eder. Lâkin insanlar, bu hakîkati çoğu zaman anlayamazlar. O kulların mahrûmiyetine aldırmadan, devamlı kendi varlıklarının artmasını isterler. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, toplumdaki kanadı kırıklara bakmayı, imkân sâhipleri için bir vazife kılmıştır.

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Hayır! (Siz Allah’tan hep ikrâmı devâm ettirmesini istersiniz lâkin), yetime değer vermez, iyilikte bulunmazsınız! Muhtaçları doyurmaya teşvik etmezsiniz.” (el-Fecr, 17-18)

Toplumdaki zayıf ve muhtaç insanlara yakın olan ve samîmî bir şekilde ihtiyaçlarıyla ilgilenen kimseler, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu kulluk kıvâmına ererek iki cihan saâdetini elde ederler.

Toplumdaki kanadı kırıkların en fazla mahzun ve mağmûm olanları ise dul hanımlar ve yetim çocuklardır. Onlar hâlet-i rûhiye olarak derin bir ıztırap, hasret ve sıkıntı içindedirler. Onların maddî-mânevî yaralarının sarılması ve tesellî edilmeleri, ümmetin üzerine bir borçtur. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Kocasız kadınlarla, yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır.”

Râvî diyor ki, hattâ Allah Rasûlü’nün:

“O kimse tıpkı geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri de hiç ara vermeden oruç tutan kimse gibidir.” buyurduğunu da sanıyorum. (Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25, 26; Müslim, Zühd 41)

Cenâb-ı Hak yetimlerin haklarını muhâfazayı kendi üzerine almış, bu hususta pek çok âyet-i kerîme inzâl buyurarak onlara güzel muâmelede bulunmayı emretmiştir.[1] Yetimle ilgilenip ihtiyaçlarını karşılamanın sarp yokuşu aşmak olduğunu haber vermiştir.[2] Bu sarp yokuşu aşarak, sırf Allâh’ın rızâsına ermek için kendileri de muhtaç olduğu hâlde fakire, yetime ve esire ikrâm eden kullarını da medhetmiştir.[3]

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Sakın yetime kahretme! (Kötü muâmelede bulunup onu ezme!) (ed-Duhâ, 9)

“Yetimlerin haklarını vermekte tam adâleti gözetin. Yaptığınız her iyiliği, Allah mutlaka bilir.” (en-Nisâ, 127)

Toplumdaki kanadı kırıklarla meşgul olmak yerine, aksine bir de onlara haksızlık yapmak ise, küfre ve nankörlüğe dalarak âdeta taşlaşmış bir kalbin çirkin tezâhürlerindendir. Cenâb-ı Hak böylelerini tehdit ederek şöyle buyurur:

“Baksana şu dîni (mahşer ve hesâbı) yalan sayana! O, yetimi şiddetle itip kakar, yoksulu doyurmaya teşvik etmez!” (el-Mâûn, 1-2)

Peygamber Efendimiz, yetimlere şefkatle muâmele eden mü’münleri en büyük mükâfatla müjdelemiştir. Birgün:

“Yetimi koruyup kollayan kişi ile ben cennete şu ikisi gibiyiz.” buyurmuş, aralarını biraz açarak işâret ve orta parmağını göstermiştir. (Buhârî, Edeb 24, Talak 14)

Yine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ümmetini toplumdaki kanadı kırıklarla meşgul olmaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur:

“Müslümanlar içinde en hayırlı ev; içinde yetime iyi muâmele edilen evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de yetime kötü muâmele edilen evdir.” (İbn-i Mâce, Edeb, 6)

“Bir kimse, müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah Teâlâ onu mutlaka cennete koyar.” (Tirmizî, Birr, 14/1917)

“Bir kimse sırf Allah rızâsı için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap yazılır…” (Ahmed, V, 250)

Kalbinin katılığından şikâyet eden bir sahâbîye de Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan, fakiri doyur, yetimin başını okşa!” tavsiyesinde bulunmuştur. (Ahmed, II, 263, 387)

Abdurrahman bin Ebzâ -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“Yetime karşı şefkatli bir baba gibi ol!” buyurduğunu nakleder. (Heysemî, VIII, 163)

Hayâta gözlerini yetim olarak açmış olan Fahr-i Kâinât Efendimiz, ümmetinin yetimleriyle bizzat alâkadar olmuşlardır. İnsanlığa en güzel bir örnek şahsiyet olmalarının bir tezâhürü olan şu ifâdeleri, ne yüksek bir fazîlet numûmesidir:

“Ben her mü’mine kendi nefsinden daha ileriyim, daha yakınım. Bir kimse ölürken mal bırakırsa, o mal kendi yakınlarına âittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana âittir; yetimlere bakmak da benim vazifemdir.” (Müslim, Cuma, 43; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)

İşte Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu ifâdeleri, O’na ümmet olma bahtiyarlığına eren her bir mü’mine, eşsiz bir şefkat, merhamet, diğergâmlık ve mes’ûliyet duygusu tâlim etmektedir.

 

Fazîlet Tabloları

Beşir bin Akrabe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Uhud günü Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile karşılaştım.

«−Babam ne durumda?» dedim.

«−Şehîd oldu, Allâh’ın rahmeti onun üzerine olsun!» buyurdu.

Ağlamaya başladım. Beni aldı, başımı okşadı ve hayvanına bindirdi. Sonra da:

«−Ben baban, Âişe de annen olsa râzı olmaz mısın?» buyurdu. (Heysemî, VIII, 161)

Ben de:

«−Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallah, tabiî ki râzı olurum!» dedim.

Şu anda saçlarım ağardığı hâlde, Rasûlullâh’ın mübârek elinin değdiği yerler hâlâ siyah kalmıştır.”[4]

***

Kazâ Umresi dönüşü, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’den çıkarken, Hazret-i Hamza’nın kızı Ümâme -radıyallâhu anhâ- peşine takıldı ve:

“–Amcacığım, amcacığım!” diye seslendi. Hazret-i Ali onu alıp elinden tuttu ve Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’ya:

“–Amcanın kızını yanına al!” dedi. Medîne’ye gelince Ümâme’ye bakma husûsunda Hazret-i Ali, Zeyd ve Câfer -radıyallâhu anhüm ecmaîn- ihtilâfa düştüler. Hazret-i Ali:

“–O benim amcamın kızıdır! Ona ben bakmalıyım.” diyordu.

Câfer -radıyallâhu anh-:

“–O hem amcamın kızı, hem de ben onun teyzesi ile evliyim!” diyordu.

Zeyd de:

“–O benim kardeşimin kızıdır!” diyordu. (Rasûl-i Ekrem Efendimiz onu Hamza -radıyallâhu anh- ile kardeş yapmıştı.)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ümâme’nin, teyzesinin yanında kalmasına hükmetti ve:

“–Teyze, anne makâmındadır!” buyurdu. Ardından Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a yönelerek:

“–Sen bendensin, ben de sendenim!”

Câfer -radıyallâhu anh-’a dönerek:

“–Yaratılışın ve huyun bana ne kadar da benziyor.”

Zeyd -radıyallâhu anh-’a dönerek de:

“–Sen bizim hem kardeşimiz, hem de mevlâmız (âzatlımız)sın!” buyurdu. Böylece her birine ayrı ayrı iltifat ederek gönüllerini aldı. (Buhârî, Meğâzî 43, Sulh 6, Umre 3; Müslim, Cihâd 90; Ebû Dâvûd, Talâk 35)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle buyurmuştur:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Zeyd’e iltifât ettiğinde, Zeyd o kadar sevindi ki, kalkıp tek ayak üstünde Peygamber Efendimiz’in etrafında dönmeye başladı. Câfer’e iltifat ettiğinde o da Zeyd’in arkasından aynı şekilde yürüdü. Bana iltifat ettiğinde ben de Câfer’in ardı sıra sevincimden tek ayak üstünde sekmeye başladım.” (Ahmed, I, 108; Vâkıdî, II, 739)

Dipnotlar:

[1] Bkz. el-Bakara, 83, 177, 215, 220; en-Nisâ, 2-3, 6, 8, 10, 36, 127; el-En’âm, 152; el-Enfâl, 41; el-İsrâ, 34; el-Kehf, 82; el-Haşr, 7; el-İnsan, 8.

[2] Bkz. el-Beled, 11-16.

[3] Bkz. el-İnsan, 8.

[4] Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, Beyrut 2001, II, 65; Ali el-Müttakî, XIII, 298/36862.

Yetimlere Bakmanın Sevabı

 

Benzer Konu Başlıklarımızı Okumaya Ne Dersiniz ?

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ayrıca Kontrol Edin
Kapalı
Başa dön tuşu